Bölüm

‘Mavi Marmara’yı Engelleyen Gazeteci Kim?

ARZU ERDOĞRAL (Habervaktim): Gazeteci Yazar Dilek Yaraş’ın Mavi Marmara ile ilgili bir kitap hazırlığı içerisine olduğunu duyunca kendisine ulaşmış, katliamın yıldönümünde kendisini konuk almak istediğimi söylemiştim. Ama ne var ki kitap bir türlü çıkmıyor, bunun nedenini kendisine sorduğumda ise bazı sorunların olduğunu, sansasyonel bir durumun böylesine önemli bir çalışmanın önüne geçmemesi için ise şu an konuşmamayı tercih ettiğini ifade ediyordu.

Sadece gerçekleri öğrenmek için yola çıktığına zerre şüphe duymadığım Yaraş’ın bu duruşuna bilgi edinme sınırlarım dahilinde saygı duymaktan başka seçeneğim de zaten yoktu.

Katliamın ikinci yıldönümünde kitapla ilgili yeniden konuşmak istediğimde ise bir kez daha kitabın bir türlü basılamadığını öğrendim. Kitap çıkmadan önce basın mektubunda üstü kapalı olarak sorunlara değinen yazar, o günlerde Milliyet’te çalışan Metin Münir’in sorularını da yanıtsız bırakmıştı.

Bu soruların cevabını kitaba bıraksa da daha sonra bu bölümü de yine aynı gerekçeler ile yayınlamaktan vazgeçmişti.

Kır Zincirleri Mavi Marmara” zorlu bir yolculuğun ardından raflardaki yerini almıştı ki Dilek Yaraş ile o zorlu süreci konuştuk. Ve bugüne geldiğimizde, o kitaptan çıkardığı bölümde ne olduğunu kendisine bir kez daha sordum. Gerçeklerin bilinmesi adına ısrarlarım üzerine var olan durumdan kendisinin de rahatsız olduğunu söyleyen Yaraş’tan o bölümü paylaşma izni aldım. Şimdi o satırları aynen sizinle paylaşıyorum;

Zorunlu bir açıklama:

Bu kitap niye bu kadar gecikti?

İyi insanları diğer iyi insanlara anlatma niyetiyle çıktığım bu yolculuğun ilk adımını atalı iki yıl olmak üzere. Şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitap, Mavi Marmara olayının birinci yıldönümünde yayına hazır durumdaydı aslında.

Ama Mavi Marmara konusu o kadar netameliydi ki iletişime geçtiğim hiçbir yayınevi basmaya cesaret edemiyordu. Dahası, ben de biraz haddimi aşarak görüştüğüm herkese sorulmayacak soruları sormuş(!), bu sorulara aldığım çarpıcı cevapları da araştırma ve gözlemlerimle desteklemiştim.

Aslına bakacak olursanız sorularım da merakım da naif ve salt bir “hakikati” anlama çabasından ibaretti. Benim yerimde değil bir gazeteci, bir çocuk bile olsa bu soruların cevabını merak ederdi. Ama tam da bu yüzden, böylesine naif bir şekilde başladığım bu kitap, yolun sonunda, son zomanların moda deyimiyle söyleyecek olursak “dokunanın elini yakar” hâle gelmişti.

Hakikatin izini sürmenin çapraz ateşler arasında kalmak olduğunu bilirdim bilmesine de bu yolun bu kadar da çapraşık olabileceğini tahmin bile edemezdim doğrusu.

Şimdi filmi biraz başa saralım ve (aradaki önemsiz ya da ilginç olmayan “red” durumlarını atlayarak) kitabın yayına hazır olduğu günden bugüne karşılaştığı ilgi çekici olaylara bir bakalım:

Bir yandan söyleşilerin bant kayıtlarını yazıya geçirdiğim, bir yandan da Mavi Marmara çerçevesinde gelişen olayları yakın takibe aldığım oldukça uzun bir süreçti bu. En nihayetinde hepsini toparlayıp kitabı da üç aşağı beş yukarı yayınlayabilecek aşamaya getirince yayınevi arayışına başladım…

Size şaka gibi gelebilir ama ilk başvurduğum yer TİMAŞ yayınlarıydı. Şaka gibi, diyorum çünkü bu yayınevi Gülen hareketine yakınlığıyla tanınan bir yayıneviymiş meğer. Bunu nasıl bilmezsin, demeyin, sonucunda Türkiye’ye döneli birkaç sene oluyordu ve yayınevleri hakkında doğru dürüst bir bilgim yoktu. Ama artık var…

Her neyse, Timaş Yayınlarını arayıp kitabın konusu ve konsepti hakkında ana hatlarıyla bilgi verdim. Konuyu, yönetim kurulunda görüşeceklerini söyleyip zaman istediler.

Bekleme sürecindeyken, kitabın ne aşamada olduğunu soran bir arkadaşıma Timaş’a başvurduğumu anlattığımda “Tam da yerine gitmişsin, Gülen cemaatine ait orası.” sözlerini duyunca baltayı taşa vurduğumun farkına vardım… Sonrasında biraz araştırma yapmak yetti: Evet, Timaş’ın kurucusu Fethullah Hoca’nın sağkoluydu…

Fethullah Gülen’in Mavi Marmara olayı karşısında aldığı tavrı düşününce, onun bu tutumunu da mercek altına alan bir kitabın böyle bir yayınevinden çıkabileceğini düşünmek safdillik olurdu elbette. Zaten günler de geçmiş yayınevinden ses seda çıkmamıştı. Herhalde ne cevap vereceklerini şaşırdılar, diye düşündüm. Onlar için tam bir “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuydu ne de olsa. Böyle bir kitabı (dalga geçer gibi) teklif ederek, insanları zor duruma soktuğumu düşünüp üzüldüm doğrusu, ama olan olmuştu. Nihayetinde, kitabın yayınevlerinin konseptine uymadığını bildirdiler, ben de “Kusura bakmayın, yayınevinizin Gülen hareketiyle yakınlığını bilmiyordum. Bilseydim hiç sizi aramaz ve zor durumda bırakmazdım.” cevabını verdim. Onlar da “Şeffaflığınız için teşekkür ederiz.” dediler. Böylece, Timaş dosyası kapanmış oldu.

Doğru, ben hep şeffaftım… Lakin kitabın yayını için karşılaştığım şahıslar hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim…

Bundan sonra sözünü edeceğim şahıs ve kurumların isimlerini vermeyeceğim. Kişi ya da kurumlarla polemiğe girmek gibi bir derdim yok zira… Önemli olan, Mavi Marmara olayındaki genel tavırların beslendiği zihniyetin -ve etkilerinin- ifşası…

….

Timaş’tan sonra, ortak bir arkadaşımızdan kitabı duyan ve “Timaş basmaz o kitabı, biz basarız.” diyen bir yayıncıyla görüştüm. Ortak arkadaşımızın da bulunduğu toplantıda neredeyse iki saat boyunca kitabı anlattım. Yayıncı, çok heyecanlandı ve hemen basacaklarını söyledi. Bir hafta sonra tekrar buluşacak, kitabın editoryal çalışmalarına başlayacaktık.

Uzatmayayım, aradan haftalar geçtikten sonra bizim o büyük büyük laflar eden havalı yayıncı gayb âlemine karıştı. Tabii öyle birden olmadı bu. Önce, gönderdiğim dosyayı henüz okumadığını söyleyerek, sonra da işlerinin çokluğunu öne sürerek oyaladı. Her nedense hiçbir seferinde “yayınlamayacağını” söylemiyordu. Neyse ki çok açık bir yalanını yakaladım da başıma gelenin farkına vardım.

Olayın asıl ilginç yanı ise bu şahsın Timaş’ın eski editörlerinden biri olmasıydı sanırım; hani neredeyse “bir ajan gibi geldi, kitabın içeriğini öğrendi ve yok oldu”, diyeceğim. Günahı boynuna…

….

Bu tatsız deneyimden sonra birkaç yayınevine daha gönderdim dosyayı. Aldığım cevaplar üç aşağı beş yukarı aynıydı. Hepsi kitabı çok güzel bulduğunu söylüyor ama konseptin yayınevlerine uymadığını söylüyorlardı. Bütün bunlar tabii ki haftaların geçmesi ve gereksiz bir sinir harbi anlamına geliyordu.

Birgün, İHH Başkanı Bülent Yıldırım telefon etti. Kitabın ne zaman yayınlanacağını merak etmişler. Ben de anlattım yayıncı problemi yaşadığımı. Bunun üzerine kendi tanıdığı ve güvendiği birini önerdi. Yıldırım’ın referansıyla aradığım bu yayınevinin sahibine kitabın konseptini ayrıntılarıyla anlattım, sonra içindeki Gülen eleştirilerinden de söz açarak, “Eğer bu konuda bir çekinceniz varsa boşuna göndermeyeyim.” dedim.

Kitabı hemen göndermemi, editörler okuduktan sonra beni arayacaklarını söyledi.

Bir hafta gibi kısa bir süre sonra, kitabı basacaklarının haberi geldi. Yayınevine gidip editörlerle görüştüm. Olayın birinci yıldönümüne yetiştirmek için hızlı bir şekilde çalışacaktık.

Yayınevindekiler, dizgi ve mizanpaj işine başladılar. Ben de aradan çok zaman geçtiği için, yeni gelişmeleri de içeren son bölümün düzeltmelerini yapıp Pazartesi günü teslim edecektim. Çarşamba günü de matbaaya gidecekti kitap.

Gece gündüz eksikleri tamamlamak için çalışırken Cuma günü editörden bir telefon geldi. Kitabın yayınından vazgeçtiklerini söylüyor ve hiç de inandırıcı olmayan gerekçeler öne sürüyordu. İlk konuştuğum kişinin yayınevinin sahibi olduğunu ve böyle bir kararı gerekçeleriyle kendisinden duymak istediğimi söyledim. Ardından patronu aramaya başladım. Hiçbir şekilde cevap vermiyordu.

Aradan bir iki hafta geçtikten sonra kendisinden bir “özür” mektubu aldım… Kitabı yayınlama mazeretlerinin ise gerçekle yakından uzaktan bir ilgisi yoktu. Elimde haklı olduğumu gösteren tüm kanıtlar mevcuttu ama bende uğraşacak takat kalmamıştı…

Doğal olarak, “Bu yayınevi için aracı olan Bülent Yıldırım nasıl bir tepki gösterdi bu duruma?” gibi bir soru gelebilir aklınıza… Anlatayım: Olan olmuştu ve kitap yıldönümüne yetişememişti. Ben de hiç olmazsa Mavi Marmara ikinci seferine çıktığında basılır umuduyla, bir yandan yeni yayınevi arama işine giriştim bir yandan da konuyla ilgili gelişmeleri takip etmeye devam ettim.

Bir gün tesadüfen Yıldırım’la karşılaştık. Bana kitabı sordu. Olanı olduğu gibi anlattım. Çok şaşırdı ve hemen yayınevi sahibini aradı. Görüşmesi bittiğinde “Ne diyor?” sorusuna aldığım cevap, teselli edercesine bir “Boşver ben anladım olayı.” mealinde bir şeydi. O günden sonra da bir daha ne aradı ne de sordu. Doğrusu ben de gidip her hangi bir şekilde yardım istemedim. Hem, bu yola İHH’ya güvenerek çıkmamıştım ki zaten…

Her neyse, gördüğünüz gibi başından sonuna herşey bir garabetler silsilesi halinde sürdü gitti. En son deneyimim ise tabiiri caizse tüm bunların üzerine tüy dikti…

Kitabın başına gelenleri bilen güvendiğim bir gazeteci arkadaşımın referansıyla, çok ünlü bir gazeteciyle iletişime geçtim. İsmi lazım olmayan (biz ona B. diyelim) bu gazeteci hakkında “cemaatın adamı” iddialarını biliyordum ama kanıtlanan bir şey olmadığı için fazla ciddiye almıyordum. Ne de olsa herkesin cemaatın adamı olmakla suçlandığı günlerde yaşıyorduk. Zaten kendisi de her fırsatta şiddetle reddediyordu bu tür iddiaları. Üstelik kitabın Gülen eleştirileri nedeniyle basılamadığını öğrendiği hâlde ortak arkadaşımıza, “Benim yayınevim korkmaz. Mutlaka yayınlar.” demişti.

B. ile çalıştığı gazetenin bulunduğu binanın terasındaki kafeteryada buluştuk. Gelişmeleri başından sonuna büyük bir açık yüreklilikle anlatıp “Çok yoruldum ve umudum tükenmek üzere, artık en kötü durumda kitabı internetten yayınlayacağım.” dedim.

B, Yaklaşık iki saat boyunca kitabın en can alıcı, özellikle de Gülen ile ilgili bölümlerini okudu. Hem de sık sık, “Müthiş bir çalışma bu!” nidalarıyla… En sonunda da: “Kesin Gülen eleştirileri yüzünden basmamışlardır. Korkmuşlardır. Ama benim yayınevim korkmaz. Bu kitap mutlaka basılmalı. Hemen yayıncımla konuşacağım. O olmazsa başka bir yayıncı arkadaşım var, o kesin basar.”dedi ve “Sakın bu kitabı internet ortamında harcama.” diye tembihlemeyi de ihmal etmeyerek yayıncısından bir cevap gelene kadar beklememi istedi.

O buluşmadan ayrılıp eve dönerken “Demek ki hakkında çıkarılan ‘cemaatçi’ dedikoduları yalanmış; gerçekten bağımsız olmasaydı bu şekilde konuşamazdı.”, diye düşünüp, bu cesur ve tarafsız gazeteci için cemaatçi dedikodusu yapanlara kızıyordum.

Nasıl bir ikiyüzlülük ve geciktirme/engelleme operasyonuyla karşı karşıya olduğumu anladığımdaysa iş işten geçmişti.

Evet, bu şahıs da haftalarca oyaladı beni. Yok hayır, telefonlarıma çıkmayarak değil. Aşağı yukarı iki-üç hafta boyunca yalan söyleyerek yaptı bunu; her seferinde kesin cevap alacağı bir zaman veriyor, o gün gelince de bir bahane uyduruyor, sonra yeni bir zaman veriyordu. Bazen de “Tam şimdi yayıncıyla toplantıya giriyorum, akşam arayacağım.” diyordu… En sonunda, onunla görüşmemi sağlayan arkadaşımın da tanıklığıyla, nasıl yalancı ve ikiyüzlü biriyle karşılaştığımı anladım… Bu arada zaman geçmiş, geminin limandan demir alma günü de gelmişti zaten…

Bana açık açık, “Hoca ile ilgili kısımları çıkar hemen basalım.” diyen de oldu ama kabul etmedim. Çünkü; söyleşi yaptığım insanların çoğu kendilerini sırtlarından hançerlenmiş hissediyordu ve içlerindeki bu yangının kayda geçmesi çok önemliydi. Üstelik bana, “Hiçbir şeyden korkmuyorum bunları aynen böyle yaz.” demişlerdi.

Sırf kitabım yayınlansın diye o insanlara ihanet edemezdim. En önemlisi de gerçeğin üzerinin örtülmesinin vebalini kaldıramazdım.

Sonuç olarak: Gülen Hareketi’nin önde gelenleri ne derlerse desinler, bu birinci el deneyimlerden sonra, ortalıkta acayip, hani neredeyse tanımlanamaz bir korku olduğunu gördüm. En basitinden yayınevleri böyle bir kitabı yayınlarlarsa “camia”nın önemli bir bölümüne hakim olduğu dağıtım zincirlerinde diğer kitaplarına da ambargo uygulanır, diye korkuyorlardı. Bunu da birçoğu açık açık söyledi zaten.

Artık ben, adına ister hareket ister “cemaat” ister “camia” deyin, bu olgunun en ufak bir eleştiriye dahi tahammülü olmadığından ve bu tahammülsüzlüğün insanları yıldırıp, sindirdiğinden neredeyse eminim.

Ha, bir de son olayda bahsettiğim ünlü gazeteci B’nin güvenilmezliğinden tabii ki…

Siz de bilirsiniz ki mikroda neyse makroda da odur. Dolayısıyla, böyle küçük ama önemli bir konuda apaçık yalancılığını ve ikiyüzlülüğünü gördüğüm birinin memleket meseleleri hakkındaki yazılarına ya da haberlerine de güvenmem imkânsız.

Bir arkadaşım, B’nin bu davranışı ve düşüncelerim karşısında “Ya, belki çok baskı görmüştür, cesaret edememiştir. Sana açıkça söylemeye de yüzü tutmamıştır.” dedi.

Ama sözünü ettiğimiz şahıs, öyle böyle biri değildi ki… Cesaretiyle bazı kesimler tarafından neredeyse kahraman ilan edilen bir gazeteciydi!… Kitabı yayınlatamadığı haberini verecek kadar bile medeni cesarete sahip olmayan biri Türkiye’nin altını üstüne getiren haberleri neye güvenerek ve hangi cesaretle yapıyordu o zaman? Üstelik kitabı yayınlamaya da en baştan kendisi talip olmuştu…

Her neyse, Bu konuda iktidar baskısı da olabilir, diye de düşünebilirsiniz ama iktidar Mavi Marmara eylemini desteklemiyor muydu? “Şehitlerimizin hesabını soracağız.” demiyor muydu? “Ha cemaat, ha iktidar” da diyebilirsiniz tabii ki ama o kadarını da bilemem artık. Hem, cemaat nerede biter iktidar nerede başlar anlayanınız varsa bana da anlatsın bir zahmet.

İşin aslına bakarsanız; Amerikalı gazetecilere Mavi Marmara olayıyla ilgili o talihsiz “Otoritelerden izin alınmalıydı!” açıklamasını yaparak Türkiye’de kızılca kıyametin kopmasına sebep olmasaydı ve devamında, katliamda yitirdiğimiz canların şehit sayılmayacakları yolunda tartışmalara yol açmasaydı Fethullah Gülen’in adı bile geçmeyecekti bu kitapta.

Hoca’nın bu tutumu, hem onun hem Mavi Marmara’nın hem de kitabın talihsizliği oldu.

—————————————-

Dilek Yaraş’ın B diye bahsettiği gazeteci Mehmet Baransu’nun ta kendisiydi.

Ve o günlerde Yaraş’a, hangi sebeple yaptığı bilinmez ama, Gülen’in “Mavi Marmara’da ölenler şehit sayılmazlar” sözlerini (Gülen tarafından bu açıklamaları iki ay boyunca yayınlamama şartı konulduğu halde) medya sitelerine sızdıranın kendisi olduğunu anlatan da oydu.

Meşhur toplantıyı medya sitelerine haber veren Baransu sayesinde Cüneyt Özdemir de daha sonra çok tartışılacak olan o yazısını yazmıştı.

Kitabın 271. Sayfasındaki bölüm ise bu konuyla ilgili şöyle başlıyordu:

Pensilvanya’da yeni bir tartışmanın fitili yakıldı

Eylül ayı yeni bir Gülen fırtınasının yaşandığı aydı.

Olayın hemen ardından Zaman gazetesinde yayınladığı

taziye mesajında Mavi Marmara’da hayatını kaybedenler

için “Şehit olan insanlarımız.” diyen Gülen,

Pensilvanya’ya çağırdığı gazetecilere bunun tam tersi

açıklamalar yapıyordu.

Hoca, bu dört “şöhretli” gazeteci-yazara (Serdar Turgut,

Cüneyt Özdemir, Bejan Matur ve Ferhat Boratav)

yaptığı açıklamaları iki ay boyunca yayınlamama şartı

koymuştu. Ama bu görüşme medya sitelerine sızınca

Cüneyt Özdemir 28 Eylül tarihinde “Pensilvanya’da

Fethullah Gülen ile Bir Gün” başlıklı bir yazı kaleme

aldı. Özdemir, bu yazısıyla yeni bir Gülen tartışmasını

fitilini ateşledi:

————————————–

Durum tam da bu. Yoruma gerek bırakmayan sadece gerçeklerin olduğu bu bilgi karşısında bakalım Mehmet Baransu ne söyleyecek?

Gerçek sadece bir tanedir ve gerçeklerin hiçlik duvarını geçip bir gün dışarı çıkma gibi bir huyu vardır. O nedenle kim ne amaca hizmet ediyorsa bunun gizli kalmayacağını bilmelidir.

Sen de bilirsin değil mi Baransu?

03.12.2103-Habervaktim

 

 

 

0 Yorum ↓

Yorum Yok

Yorum Yazın